>

21 Kasım 2011

Patatesli Rulo Börek

Malzemeler
3 adet yufka
Sıvı yağı

İç Malzemler
3 tane orta boy patates
Bir tutam maydanoz
İsteğe göre baharatlar (karabiber, kimyon, tuz, kırmızı toz biber kullandım.)

Üzeri için
1 tane yumurta sarısı

Patatesler haşlandıkdan sonra ezilip, içerisine sırayla maydanoz ve baharatlar ilave edilip karıştırılır. Yufka açılır ve bir fırça yardımıyla sıvı yağ ile yağlanır, diğer yufkada üzerine koyulup, tekrar yağlanır. İç malzemesini yufkaların içine yayıp rulo şeklinde sarılır.  Ve üzerine yumurta sarısı sürülür.
Ve sonuç:

17 Kasım 2011

Tam Zamanlı Anne

Bebeğinizin hayatınıza girmesiyle verilen iş molasından sonra, evde delirmek üzere olduğunuzu, iş yerinde arkadaşlarınızla birlikte vakit geçirip, dünyada neler olup bitiğine dair sohbetlere dahil olmayı özlediğinizi mi düşünüyorsunuz? O zaman bebeğinizle daha fazla vakit geçirmeye ihtiyacınız var.
Hiç düşündünüz mü?
Bebeğinizin ruhunuza ilk dokunuşunu...
Eminim bir çok bayan, nasıl da mutlu olmuş, ağzı kulaklarında gezmiş ve dünyanın en büyük mutluluğunun, bu olduğunu düşünmüştür. İşte, düşlerinizde o ilk anlara geri  dönünce, zamanın ne çabuk geçtiğini anlıyor ve "iyi ki her zaman yanındaydım, her anına şahit oldum" diyorsunuz. Çünkü o anlar bir daha geri gelmeyecek.
En azından bir süre daha, tam zamanlı anne olmanın faydalarını bebeğiniz büyüdükçe, size karşılık vermeye başladıkça hissedecek ve göreceksiniz. Anneliğin fedakarlık gerektirdiğini ve anne olduğunuzu işte o an anlıyorsunuz.
Tam zamanlı bir anne olarak da dünyadan kopmadığınızı, hayatın bire-bir içinde olduğunuzu anlıyorsunuz. Kendinize yeni artılar katmak da mümkün. Bu insanın kendisiyle alakalı bir durum.
Hem de bulunduğu statü ne olursa olsun...

14 Kasım 2011

Şekerpare


Şurup Döküldükten Sonra
Bir çoğumuzun pastanelerden aldığı şekerparenin, çok basit bir yapımı var. Nasıl mı? İşte benim çok severek yaptığım tarifim;

Malzemeler
  • 1 Paket Margarin
  • 1 Su Bardağı Pudra Şekeri
  • 4 Yemek Kaşığı İrmik
  • 2 Yemek Kaşığı Hindistan Cevizi
  • 2 Yumurta
  • 3,5 Su Bardağı Un
  • 1 Paket Vailya
  • 1 Paket Kabartma Tozu
Şerbeti İçin;
  • 3 Su Bardağı Şeker
  • 4 Su Bardağı Su
  • Yarım Limon Suyu

 Tüm malzemeleri kurabiye kıvamında yoğurun.
(yumurtanın birini şekerparenin dışına sürmek için ayırın)
Ceviz büyüklüğünde parçalar kopararak, yuvarlayıp yağlamış olduğunuz tepsiye dizin ve her birinin üzerine fındık bastırın.Ayırmış olduğunuz yumurta sarısını bir fırça yardımıyla sürün. 180 derece fırında üzereleri kızarada kadar pişirin. Şekerpareler fırında pişerken şurup malzemelerini kaynatıp, ılımasını bekleyin.
Şekerpareler sıcak şurup ılık olmalı.

1 Ekim 2011

Kalabalıktan sağlık çıkmaz!

          Hükümet'in Tam Gün Yasası adı verdiği düzenlemeye, elini vicdanına koyan hemen herkes destek vermektedir. Doktorların ukalalığı arasında muayane olmaya çalışan hastalar bundan kurtuldular. Devlet kendi hastanelerini kullandırarak sırtından haksız para kazananları uzaklaştırdı. Sadece kazanç meselesi de değil olay! Fazla doktor sayısına rağmen kimseyi bulamayan hastalar çaresizlik içindeydi. Hastanelere gittiğinde sekreterler ya da doktorun kendisi özel muayenehane kartvizitlerini veriyorlardı. Veya bir kağıda adres ve numaraları yazılıyordu.
          Bunlar tamam oldu. Peki gerçekten sağlıklı sağlık anlayışı ortaya çıktı mı?
          İşte asıl meseleyle belki de Bakanlığımız şimdi yüzleşiyor. Hastahanelerden ayrılıp gitmeyen doktorların işi gerçekten zor. Onlarca, yüzlerce hasta, muayene olmaya çalışıyor. Hele konusunda iyi olduğu bilinen doktorların yanına yaklaşılamıyor bile. Sebebi de kalabalık...
         Hastahane koşulları iyileştirilmeden bunun da önüne geçilmesi zor görünüyor. Bir doktor günlük 70 kişiye bakmaya çalışırsa bu gerçekçi bir muayene olabilir mi?
         Bütün fiziki koşullar tamam mı?
         Muayene sırasında çat kapı içeri dalan ilaç mümessilleri ne olacak?
         Sıranın çabuk ilerlemesi için 2-3 hasta içeri alınıyorsa ne olacak?
         Sıralayabileceğimiz benzer soruların cevaplarını Bakanlık önceden vermiş olmalıydı ve düzenlemeler buna göre yapılmalıydı. Kamu hastanelerinde bazı alanlarda özel hastanelerden çok daha kaliteli doktorlar bulunuyordu ve hala da var.
         Peki giden bu doktorların yerine gelecek iyi olmayanların etkisi düşünüldü mü?
         Tam Gün Yasası ile ilgili bu düzenlemeye genel hatlarıyla evet... Ama alınan bazı kararların tekrar gözden geçirilmesi gerekmektedir.

15 Temmuz 2011

Çocuğunuz yüksek ateş içindeyse ne yaparsınız?

    Düşünün, çocuğunuzu bir öğleden sonra uyku saatinde yatırıyorsunuz, ancak yaklaşık 2 saat sonra uyandığında 39 derece ateş içinde. Hemen ateş düşürücü şuruba sarılıyorsunuz. Evet, huzursuz geçmesi beklenen gece tertemiz nihayetleniyor.
   Ertesi gün gündüz saatleri yine tertemiz şekilde akşama kavuşuyor.
   İşte akşam!
   İşte ilk haberci sıcaklık!
   Çocuğun ateşi 39 dereceleri gördüğünde bu sefer şurupla beraber hastane yollarındasınız. Çocuk acile giriş yapıyorsunuz ve hemen müdahale işlemleri yapılıyor. Önce ateş ölçülüyor, sonra rutin kontroller. Ateş ölçülürken sizin 39 derece oluyor 38. Bir de eklemez mi hemşire hanım, bu 1 derece fazla ölçüyor... Sorun yok sorun yok, sorun ya ölçen alette ya da ölçen kişide. Çünkü alından ölçen cihazın alnına tam oturması gerektiğine dikkat etmiyor çıtır arkadaş...
  
 Neyse, vardır bir bildikleri...
   Sağ kulağında enfeksiyon var, mikrobik bir durum deniliyor. Zaman çok ilerlemeden hemen yazılıyor reçete. Agumentin antibiyotik. Bunu bir hafta on gün kullan diye de komutlandırıyorlar. Çık acilden, git eczaneye. Ver reçeteyi, al cevabı. Bu antibiyotik toplatıldı, bunun yerine Bioment veriyoruz. Allah Allah... Tıbbi mümessillerin cirit attığı hastane doktoru bunu neden yazdı acaba....
   Sonra antibiyotiğe gece yarısı başla ve ateş düşürücü Calpol ve İbufen'e dönüşümlü devam ediyorsunuz. Evet işte başardınız denilebilir. Ateş yenildi....
   Ertesi gün başka bir hastanenin çocuk polikliniğine gidiyorsunuz. Derdiniz bir çocuk doktoru görsün, bir analiz yapılsın ve tedavi gerekirse daha sağlamlaştırılsın. Aman yarabbi hastane mi orası? Doktor 8.30'da başlayan mesaisine 9.15'de geliyor. Sonra bir süre odasına birileri girip çıkıyor. Bunların kimisi hastane personeli, kimisi de tahminen özel muayene hastası.
 
    Neyse sıra geldi işte derken hemen önünüzden birisi cumburlop içeriye giriveriyor. Bir de demezmi muayene yaptırmayacaz diye. Ama tamı tamına dört kişiler... Müdahale et, doktor yapması gerekeni bu müdahale üzerine yapsın ve sizi çağırıyor. Sonra "ne şikayetiniz var" diyor ve çocuğu yatırmanızı söylüyor. Sonra tamı tamına çocuğa üç sefer el dokunduruyor ve hemen kan ve idrar analizine bakılacak diyor. Sorun nedir, sebep nedir, belirti nedir söylemiyor. Çocuğun ateşi, boy, kilo gibi şeyler ayrıntı onun için. Haa bu arada odadaki 4 kişide sizi izliyor. Eee biz şimdi 6-7 kişi küçük bir odada hem de kız çocuğunun muayenesini mi yaptırdık?
   Evet, işte o rezil kan alma merkezindeyiz. İçeriye giriyorsunuz ve hemen bir komut. Yok yok fırça bu. Biriniz dışarıda bekleyin. Evet haklılar, gereksiz kalabalığa ne gerek var. Sonra çocuğun sesi geliyor kulağınıza ama bas bas bağırıyor. Çığlıklar yüreğinizden bir şeyler koparıyor. Kapının aralığından olanları izliyorsunuz. Ve nihayet çocuğunuz annesinin kucağında dışarıya geliyor. Aman Allahım o da ne? Çocuğun bir kolu, eşinizin bir tarafı kanlar içinde. Bunun üzerine dalıyorsunuz içeriye ve basıyorsunuz yüksek tondan fırçayı. Hak ettiler mi dersiniz? Şu anlatılanları dinleyin hele, ne diyeceksiniz bakalım?
    Eşiniz anlatmaya başlıyor: İlk hemşire eline alıyor turnikeyi, "bu bozuk muş" diyor. Sonra diğerini, "hay aksilik şansa bak, bu da bozuk" diyor. Sonra batırıyor iğneyi kan yok. Damar yolunu bulamıyor. Sonra burası olmadı diyor ve çekiyor. Kan gelmeye başlıyor. "Kan geldi denmesine rağmen" bu olmaz diyor ve pamukla siliyor. Sonra kanlı pamukla elinin diğer tarafını iğne sokmak için siliyor. Bu arada ilk iğneyi sokmadan yere düşürüyor ve alıyor. Müdahale edilmesine rağmen "ben burayı yeni alkolle sildim" diyerek yeniden kullanıyor.
    Durun daha bitmedi. Sonra diğer hemşireyi çağırıyor ve diyor ki, ben bunu beceremedim, sen de denesen! Sonra o başlıyor işe o da ikinci denemede damar yolunu buluyor. Evet kan nihayet alınıyor ama az önce bahsettiğim kanlı manzara var ortada.

  
 Düşünmeye devam edin...
    Bunun üzerine eşiniz başhekim yardımcısına gidiyor ve şikayet ediyor. Başhekim yardımcısı basın işini duyunca tırsıyor ve başhemşireyi çağırıyor. Kapı tıklanıyor. O da ne! Başhemşirenin yanında bir de hemşire var. Kendisi az önce kanlı manzarayı yaratan olayı izleyenlerden biriymiş. Avukatlık yapıyor vessalam. Kancı neden gelmemiş? Başhekim Yardımcısı olaya müdahale etmekten aciz şekilde seyirci hemşireyi dinliyor ve eşiniz susturuyor. Benim muhatabım bunlar değil, sizsiniz. Şikayetimi siz değerlendireceksiniz. İsterseniz bir haber ajansını çağırayım bu kanlı manzarayı gösterelim diyor. Sonra bunu mutlaka daha üst makamlara şikayet edeceğini de ekliyor. Bu arada özel muayene bahsş geçince, buarada kimsenin özel muayenesi yok diyor. Halbuki özel muayene telefonlarını kendi hastanelerinin santrali verdiğini o da biliyor herkes de biliyor. Gerekennin yapılacağı söylendikten sonra ayrılıyorsunuz hastane denilen yerden. 
    Sonra Başhekim aranıyor ve   aynı durum ona da ulaştırılıyor. 
    Daha sonra da  ALO 184 aranıyor ve onlara da kaydettiriliyor şikayet.
    Evet değerli Türk insanı, sana insan gibi yaklaşmayan veya insana insan gibi yaklaşmayanlara daha susacak mısınız? İnsana insan gibi yaklaşmak demek başka varlıklarla karşılaştımak değildir biliyorsunuz? İnsani değerleri ortaya koymaktır.
   Susma vatandaş susma!
   Susmassanız ve tepkinizi yerinde koyarsanız, eğrileri doğrultmak içten bile değildir. Yeterki birimiz, iki, üç, dört ve katlanarak artasın...
   Ne dersiniz? Daha başlamadınız mı?
      Çocuğun ateşi geçti mi dersiniz? Elbette hayır... İlk doktora gittiğinizden sonraki 2 gün ateş düşürüldü. Ancak 3. gün tekrar 39 derece oldu. Sonra yine hastane ama bu sefer bir başkası. Kan analizi yapılıyor, doktor fırçası arasında yine bekliyorsunuz, analiz sonuçları çıkıyor. Korkulecek bir durum yok. Kan da enfeksiyon olmadığından önceki yazılan antibiyotiği tamamlayın. Ateş düşürücü şurıuba devam edin.
  Ateş neden yükseldi, cevabı hala muamma. Bu muammalıklar arasında sizin hayatınız muamma olmaz mı?
  Özel bir hastane doktorunu arıyorsunuz, insani değerlere yakışır şekilde cevap veriyor. Telefonda yardımcı olmaya çalışıyor. Bu doktor devlete ait bir kurumda olsa diğerlerinden farklı mı olurdu? Alın size bir muamma daha..
   Devlet yetkilileri sesimi duyabildiniz mi? Duysa ne değişir diyenler var gibi. Değişcek olanı değiştirtecek olanlar vatandaştır...
  Herkes görev başına....

Not: Eğer isteyen olursa bize yazsın, doktorun da hastanenin de adını verebiliriz.

18 Haziran 2011

Arap Kadayıfı

MALZEMELER

Yarım kilo arap kadayıfı (yufkacılarda satılıyor)
300 gr iç ceviz
Tarçın
Şerbeti İçin;
Toz Şeker
Yarım Limon
Kızartmak İçin;
Sıvı yağ



YAPILIŞI
Hazır alınan kadayıflar tek tek açılıp içine hazırlanan tarçın ve iri çekilmiş ceviz içi konulur.
Muska şeklinde kapatılır.
Kızgın yağda kızartılır ve aynı anda kaynayan şurubun içinde atılır.



Browni (Çikolata Soslu)

Canınız tatlı bir şeyler çektiği zaman muhteşem bir tada merhaba demeye ne dersiniz? İşte size browni!!! Üstelik klasik kekler gibi günlerce kalacağını sanmayın. Yapıyorsunuz, taze taze tüketiyorsunuz, bir de bakmışsınz kalmamış. Hele çocuklar! Dudaklarının etrafı çikolata ve yalanıyorlar :) Siz de yemek isterseniz. İşte tarifim;

MALZEMELER
  • 3 yumurta
  • 1 su bardağı şeker
  • 1 su bardağı süt
  • 1 su bardak sıvı yağ
  • 1 paket kakao
  • 1 paket vanilya
  • 1 paket kabartma tozu
  • 2 bardak un
Sosu için;
  • 1 paket dr.otker çikolata sosu
YAPILIŞI
  • Yumurtaları ve şekeri çırpalım
  • Süt, yağ ve kakaoyu ekleyip karıştırmaya devam edelim
  • Un kabartma tozu ve vanilyayı yavaş yavaş ekleyip karıştıralım
  • Yağlanmış kalıbımıza dökelim (ben yuvarlak küçük boy borcam kullandım)
  • İlk 20dk 175-200 gibi bir derece ile daha sonra ise 150 dereceye düşürüp 40 dakika pişirelim
  • Pişen brownimizi soğuduktan sonra enlemesine ikiye bölelim
  • 1 peket çikolata sosunu peketin tarifine göre pişirip, ayırıdığımız browninin bir kısmına sürüp diğer kısmı üzerine kapatalım ve dilimleyelim. Kalan sosu üzerine dökelim. Biraz dinlendirelim.
  • Afiyet olsun

5 Haziran 2011

Bir kültürü yaşarken, insanca yaşama kültürünü yerle bir etmek!

Bir A4 sayfası üzerinde, klavyenin tuşlarına dokunarak karalamaya çalıştığım bu yazıya “kültür”ün tanımını yaparak başlamak istiyorum.
Kültür nedir?
Bir toplumun tarihsel süreç içerisinde ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı her türlü maddi ve manevi özelliklerin hepsine birden “kültür” denir.
Kültür bir milletin hafızasıdır, kimliğidir, diğer milletlerden farklı kılan bir değerdir. Bir toplumun yaşayış ve düşünüş tarzıdır. Ez cümle, aslında bir milletin geleceğidir de…
En küçük yerel bir topluluktan, en kapsayıcı koskoca bir millete kadar, her kültür mutlaka yaşatılmalıdır. İnsanlığa zararlı olanlar da vardır elbette, ancak bunlar da ayıklanmalıdır.

Bu yazının konusunu da bu tür bir yaşam tarzı oluşturmaktadır.
İnsanlarımız eskiden düğünlerini yörelerine göre farklı gün ve zamanlarda yaparlarmış. Bunların günümüze yansımaları bölgelere göre değişerek devam etmektedir. Bazı yerlerde hafta sonları, bazı yerlerde hafta içinde düğün törenleri yapılmaktadır. Düğünlerimizin süresi birkaç saatten tutunda, 40 gün 40 geceye kadar gitmektedir.

 
Günümüzde yaşanan ekonomik sıkıntılar veya insanlarımızın meşguliyetlerinden dolayı uğraşmak istememeleri, uzun düğün sürelerini kısaltmaktadır. Köylerimizde sazlı sözlü yapılan eğlenceler, düğün salonu denilen basık iklimli yerlere geçmiştir. Birkaç saat saz, söz ve oyunlar neticesinde törenler sonlanmaktadır.
Demem odur ki düğün kültürümüzde değişmeler vardır. İster zamanın gerektirdiği, ister insanların kolaycılığı olsun, yaşanan hayat mutlaka değişimlere gebedir.
Değişimlerin mutlaka uğraması gerektiği, ancak bir türlü gelemeyip de terk edemediği durumlarda yok değildir. Düğün kültürü dedik bir kere! Köylerde müstakil evlerin bahçelerinde, birbirine bu kadar yakın olmayan yerleşim yerlerinde, sazlı sözlü eğlenceler sorun olmuyordu. Ancak bunu büyükşehirlerde yaşatmaya devam etmek isteyenler de var. Sıkıntılarda buralarda yaşanmaktadır.
Evet, düğün salonuna gidiliyor ancak bir de kına merasimi olmalı. Kına merasimi yaşanan geleneklerin içinde güzel olanlarından birisi, ancak ya caddeler kapatılıyor ve bangır bangır müzik varsa! Ya da düğün komple sokakta yapılırsa!
Akşamın ilk saatlerinden gecenin ilerleyen saatlerine kadar, önceleri güzel gelen nameler sonradan çekilmez oluyor. Gecenin tam ortasında ve hiç ses kısmadan devam eden müzik nasıl bir işkencedir, çeken bilir…
İşte budur terk edilmesi gerekenlerden biri. Budur bırakılması gereken kültürel alışkanlıklardan sadece birisi. Birlik ve beraberlik her zaman güzeldir. Atalarımız boşuna dememiştir: “Düğün elle, harman yelle!” diye…
Ancak zaman ve mekân günümüzde büyük öneme sahiptir. Millet olarak alışkanlıklarımızı belki kolayca bırakamıyor olabiliriz, ancak yöneticilerimiz mutlak dikkatli olmalıdırlar. Bir insanımızın hakkını korurken başkaları mağdur olmamalıdır. Bunun için görev başında değiller midir?

Büyükşehirlerde bir apartmanda yaşayan insanlar neredeyse köylerde bir mahallede yer alırlar. Ne demiştik? Mutlaka zaman ve mekân ikilisine dikkat edilmelidir.
Bir kültürü yaşarken, insanca yaşama kültürü yok edilmemelidir.

3 Mayıs 2011

İdareci olmak!

Ülkemizde yaşanan sıkıntıların başında, idarecilerin gerçekten kelimenin anlamını yaşatırcasına “idare etmeleri” gelmektedir. Aslında, bu idare etmeyi milletimiz güzelce özetlemiştir: “Ne etliye karışır ne de sütlüye.”
İdareci olmak bu mudur?
Birilerini kandırırcasına zaman geçirmek midir koltuk başında? Görenlere mavi boncuk misalince gülümsemeler midir? Alenen çevrilen dolaplara, fırdöndülere gözünü kapamak mıdır idareci olmak? Ezdirmek midir gönlünde yattıklarını?
İdareci olmak, hâlbuki elini taşın altına koymak olmalıdır. Her taraftan fırlayan sorunlara göğüs germektir, uyumadan ya da uyuyor gibi yapmadan. Zaman kaybetmeden sevdalıyım dediğin şeyler için taş üstüne taş koymaktır.
Aldırmadan sızlanmalara, aldırmadan kurulmuş düzeni yıktırmam diyenlere…
Ve nihayet ben kimim, ne için buradayım, ya benden sonrası diyebilmektir...
Kimi zaman sık yetişmiş tüylerden şekil yapanlara aldanmamaktır idareci olmak. Kimi zaman da dokunmuş allı güllü veyahut düz renkli bez parçasına kanmamaktır. Dile gelenlerin dilden mi, gönülden mi çıktığına bakmaktır idareci olmak. Başkasını beklememektir bozulmuşu yapmak için.
Hele bir de gönül erlerinden feyiz aldığınca, ağzından düşürmediklerine yaraşmaktır idareci olmak.
Seyyid Ahmet Arvasi’yi bilmektir…
Necip Fazılı görmektir…
Erol Güngör sosyolojisini anlamaktır…
Arif Nihat Asya ile şahlanmaktır…
Kısacası Arvasi’nin dediği gibi “bulunduğun konumun en iyisi olmaktır.”

2 Mart 2011

Bilmek bilmek istemekle başlar...

İnsanlarımız neden hep bilirler?
Neden bilir gibi yaparlar?
Her şeyi bilmek zorunda mıdırlar?
Neden bilmenin emek istediğini kabul etmezler?
Bilmek, bilmek istemekle başlar.
Başlandığında da yapılması gerekenler vardır. Emektir bu. "Emekçiyim" teranesi okuyan emekçilerden değilim elbet. Benim anladığım emek "gayret"tir. "Çalışmak"tır.
Bunun farkında olmayan bay ve bayan bilgililer, hep döktürürler. Al aşağı vur yukarı!
Sonrasında da kasım kasım kasıntılar gelir. Bu mudur okumuş olmak, diploma sahibi olmak?
Bu ülkenin kaderidir habersizlerin bilgiçliği. Bihaber oldukları gündemdir bu habersizlerin en çok konuştuğu. Zannederlerki top peşinde koşanların dünyası herşeye yeterlidir. Muhabbet olsun edasıyla edindikleri, aslında "gereksiz" gevelemeceler ne vermektedir, Türküm diyenlerin dünyasına?
Magazin köşelerinin pervasızlarını konuşmak ne veriyor kızlarımıza, kadınlarımıza? Fatmagül'ün suçunu konuşmak mı?
Alışıktır benim güzel ülkem, hergün idaresini  yıktırıp tekrar kurdurmaya. İki satır okumaktan, "penaltı mıdır değil midir" şekliyle iki satır düşünmekten acizler, kendileri bilirler her şeyi. Hele bir de ünvanları yok mudur isimlerinin önünde! Ohh değmeyin keyiflerine...
Ben mi? Bana ne keyiflilerin keyifsizliğinden!
Ben, ben olma gayretiyle var olmaya çalışıyorum, aldırmadan bilgisiz bilinçsizlere.
Bu ülkenin kaderidir, Türküm deyip de Türklüğe yakışmayan düşünceler.
Var mı be, boş cümleleri uzatmak, uzadıkça anlamlı olduğunu zannetmek. Bir Nedim misin sen, ki yazamazsın gönlünün iştigalini.
Bilir misin Melikşah'ın Hasan Sabbah ile savaşını? Bilir misin Gümüşhaneli Zat-ı Muhteremi?
Peki düşünür müsün insana yatırım yapanların sevdasını? Bu sevdasına kafa yordun mu, nedendir ızdıraplar içerisindeki gayret?
Hey Türkoğlu!
Bilge Kağan'ın söyledikleri sözde mi kalacak?
Ya Zülkarneyn'e ne olacak?

24 Şubat 2011

GÜNCE

Uçurumun kenarındayım Hızır
Ulu dilber kalesinin burcunda
Muhteşem belaya nazır
Topuklarım boşluğun avcunda
Derin yar adımı çağırır
Dikildim parmaklarımın ucunda
Bir gamzelik rüzgâr yetecek
Ha itti beni, ha itecek
Uçurumun kenarındayım Hızır
Civan hazır
Divan hazır
Ferman hazır
Kurban hazır

Uçurumun kenarındayım Hızır
Güzelliğin zulme çaldığı sınır
Başım döner, beynim bulanır
El etmez
Gel etmez
Gülce'm uzaktan dolanır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Gülce bir davet
Mecaz değil
Maraz değil
Gülce bir afet
Peri değil
Huri değil
Gülce beyaz sihir
Gülce ölümcül naz
Buram buram zehir
Yar yüzünde infaz

Bir gamzelik rüzgâr yetecek
Ha itti beni, ha itecek
Güzelliğin zulme çaldığı sınır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Ben fakir
En hakir
Bin taksir
Ateşten
Kalleşten
Mızrakla gürzden
Dabbetülarz'dan
Deccal’dan, yedi düvelden
Korku nedir bilmeyen ben
Tir tir titriyorum Gülce’den
Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan
Nutkum tutuluyor, ürperiyorum
Saniyeler gözlerimde birer can
Her saniyede bir can veriyorum
 
Ömer Lütfi METE

19 Şubat 2011

Hazır Gıdalara Dikkat!

Günümüzde hazır gıda kullanmayan neredeyse yok gibidir. Özellikle gençler arasında çok yaygın şekilde tüketilmektedir. Bir de bilerek ya da bilmeyerek çocukların da tükettiğini düşünürsek, birazdan bahsedeceğim konun vahameti anlaşılacaktır.
Hazır gıdaların üzerinde genel olarak "hiçbir koruyucu madde içermez" yazıyor. Bunu birçok üzerinde görebilirsiniz. “Hiçbir katkı maddesi içermez” ile koruyucu madde içermez cümleleri arasında algılama, fark etme ya da anlama eksiklikleri, insanları hataya düşürmektedir. Örnek olarak çorbaları ele alalım.
İşten gelmişsiniz, hemen sıcacık bir çorba yapmak istiyorsunuz, ama klasik yöntemlerle uzun uzadıya uğraşmak zor ve zaman alıcı. Bir paket hazır çorba, tencere ve bir miktarda su, ihtiyacınızı gidermeye yeterlidir. Tabiî ki 10-15 dakika da ısıtmak ve kaynatmak için beklemek gerekiyor. Eşinizle, çocuğunuzla ailece sıcacık kolay hazırlanmış lezzetli bir çorba tüketiyorsunuz.
Pekala, bu hazır çorbalar nasıl yapılıyor ve ne içeriyor diye, kimse sorgulamıyor mu?
Örneğin MSG diye bir madde içermektedir. Türk Gıda Koteksi'ne uygundur" izniyle üretilen bu gıdalardaki MSG nedir?
Piyasalarda ÇİN TUZU adıyla satılan bir maddedir. Bazı dönerciler de kullanıyor. Lezzetinden dolayı dönerden bir değil, iki, üç porsiyon tüketmek istiyorsunuz. İthal edilen ister peynir, ister konserve isterse de başka bir ürün olsun hepsinde de mevcut.
MSG’nin açılımı MONO SODYUM GLUTAMAT’dır. Yiyeceklere katıldığında, o yiyeceğin tadının beyin tarafından güzel olarak algılanmasını sağlıyor. Tatlı, tuzlu, acı fark etmiyor. Hangi yiyeceğe katılırsa lezzetliymiş gibi geliyor. O yüzden gıda üreticilerinin bir çoğu MSG'yi karlı olduğu için kullanıyorlar.
MSG zararlı mı ?
Zararlarını maddeler halinde sıralayalım:
  • Bu madde Nörotoksin. Sinir hücrelerine zarar veriyor. Merkezi sinir sistemi tahribatı ve buna bağlı olarak alzheimer, parkinson, huntington hastalıkları, epilepsi, göz retina tabakası hasarı, yağ birikimi, doyma mekanizmasında bozukluk, obezite meydana getirir.
  • Büyüme hormonu baskılanmasına neden olur.
  • Pankreas hasarı, insülinde artış, ve buna bağlı diyabetin ortaya çıkmasına neden olur.
  • Böbrek ve karaciğerde ciddi hasarlar oluşturur.
  • Hamilelerde plasenta bariyerini geçebiliyor, anne karnındaki bebek de aynı tahribatlara maruz kalabiliyor.
Yukarıda kısmen bahsedildi ama MSG hangi gıdalarda var, isterseniz sıralayalım:
  • Özellikle çocukların, hatta büyüklerin de çok severek yediği cipslerde
  • Hazır köfte harçlarında
  • Et suyu tabletlerinde
  • Hazır çorbalarda
  • Dondurmalar
  • Renkli yoğurtlar ve benzeri birçok üründe
Bunca zararına rağmen neden kullanılıyor?
Dünya küreselleşiyor, küreselleşen dünyada ticaret küreselleşmez olur mu? Zaten küreselleşmenin tam olarak ne olduğu ya da hangi sektörlere sirayet ettiğini, insanların yaşamına etkileri nelerdir, kimse üzerinde bile durmaya gerek duymuyor. Varsa yoksa siyasi yönleri tartışılıyor.
Ticaretin acımasız hal aldığı dönemde insan sağlığının üzerinde duyarlı şekilde durulacağına inanabiliyor musunuz? Ticaretdw amaç çok satmak ve çok kazanmaktır. Bunun için de her yol mübahdır anlayışıyla hareket ediliyor. Görsel medya ile MSG’nin katıldığı ürünler, insanların beynine işleniyor. Bir kilo patates fiyatıyla bir paket cipsin ağırlığı ve fiyatını karşılaştırır mısınız?
Zararlarını anlayabilmek için çevremizdeki insanlara bakabiliriz. Çocukların ve yetişkinlerin hastalanma sıklıklarına ve hastalık sebeplerine bakmak gerekiyor. Sonra da önlemlerini alınmalıdır.

Çözüm nedir dersek, bunun cevabı hem çok basit hem de çok zordur. Çözüm insanlarımızda ve bir an önce hareket etmelerinde. Kolaylık ve zorluk da insanda gizlidir.

30 Ocak 2011

Domatesi zamanında yemek!

Bir zamanlar “ağzı olan konuşuyor” diye bir söz dolaşırdı halkımızın dilinde. Yani ağzı açılan konuşuyor veya herkes her konuda konuşuyor mealinde bir sözdü bu. Bir dönem siyasetin de diline dolandığından ünlü sözler arasına girmişti. Bu sözü ben de tarımda yorumlamalarda bulunanlar için söylemek istiyorum.
Bilindiği üzere, özellikle sebzelere haksız olarak yapıştırılan bazı kara lekeler var. Mesela hormonlu olduklarından sağlığa zararlıdırlar. Hangi sebzede hormon kullanılır, hangisinde kullanılmaz ayırt edilmez bile. Bunun müsebbibi de Erman Toroğlu’dur. Hiç gereksizce ve hiç de yeri ve zamanı olmadan zikrettiği bu sözler, üreticilerin başının belası olmuştur.
Daha sonraki dönemlerde, sorunun hormon olmadığı, aksine ilaçlamada kullanılan pestisitlerin bıraktığı kalıntıların büyük problem olduğu ortaya konulmaya başlandı. Bu seferde, doğada bulunan bitkilerin faydalarından bahseden koca koca doktorlar ekranlarda boy göstermeye başladılar. Sadece bitkilerin faydalarından bahsetseler neyse! Sebzelerin zamanında yenilmesi gerektiğinden dem vurup, organik ürünlerin, organik tarımın ne olduğunu bile anlatmaya başladılar. Bunları konuşturan zat-ı muhteremlerden bir tanesi bile tarımın uzmanlarına yönelmiyorlar.
Ekranlarda, özellikle Uğur Dündar’ın programında boy gösteren bir tane kanser profesörü var. Evet, kanser hastalığı üzerine uzmandır ve sonuna kadar da saygı gösteririm. Gösterilmesi de gerekir. Ancak sebzelerin nasıl yetiştirilmesi gerektiğinden bahsetmek olası bir iş değil. Organik yetiştiricilik de bir üretim tekniğidir. Bunu yapacak olanlar da ziraat mühendisleridir.
Benzer şekilde, TV programlarında konuşan ziraat mühendisleri haricinde hemen hemen her kesimden kişiler, sebzelerin mevsiminde yenilmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu ne demek sorusuna, aslında doğru bir cevap veremiyorlar bile. Bildikleri hatta ezberledikleri sadece bir örnekle konuşabiliyorlar. O da domatesin yazın yeneceği şeklinde.

Seracılığın yaygın olmadığı zamanlarda, domates yazın yetiştirilebildiğinden yazın tüketilirdi. O dönemlerdeki domates çeşitleri ise herhangi bir ıslah çalışmasına da uğramamış olanlardı. Haliyle bunlardan bazılarının tadı ve aroması günümüzün bazı çeşitlerine göre çok daha güzeldi. Ancak gelişen dünyaya ayak uydurmak, onlarla rekabet edebilmek, onlara ürün satabilmek bu ıslah çalışmalarına kayıtsız kalmakla olamaz. Raf ömrü uzun olmayan, hastalıklara dayanıklı olmayan, renklenmesi çok iyi olmayan çeşitleri yetiştirmek günümüzde çok da mantıklı bir anlayış değildir. Ancak şunu yine kimse sormadı ve sormuyor: Tat ve aroma sadece mevsiminde yetiştirmekle mi elde edilir? Bunu hangi faktörler etkiler? Bunları soran ve cevabını arayan kimse de yok.
Sebzelerin mevsiminde yenmesi gerektiğini söyleyenlerin sayısı günden güne de artıyor. Sabahları ev hanımlarının kafasını bulandıran, onların zamanlarını çalan, onları psikolojik yıkımlara uğratan kadın programlarının hazırlayıcıları, sunucuları engin zirai bilgileri (!) ile tarıma bile el atıyorlar. Bunların kimler olduğu ortada. Kendi işlerini dürüstçe yaptılar da tarımı da başaracaklar herhalde…
Sebzelerin zamanında yenilmesi gerektiğini söyleyenlerin isimlerinin önünde ünvanları da yok mu hele. Çağrıldığım bir toplantıda söz alan bir kişi, ben emekli yüksek orman mühendisi diyerek sazı eline aldı. “Ben domatesi mevsiminin dışında yemem. Eskiden mis gibi tadı vardı.” diye başlayıp “Kendi tohumumuzu ne zaman yapacağız. İsrail’den ne zaman kurtulacağız. Tohumlarımızı kısırlaştırdılar.” diyerek devam etti. Susmak, durmak, sormak, başkasına söz vermek yok. Konuş da konuş. Sözlerinin sonunda “ne olacak hocam halimiz? diyebildi.
Söyledikleriyle çelişkili bir sürü cümle sarf ediyor ama cevaba hangisiyle başlamak gerekiyor? Kendisine, “farz edin domates gibi serada yetiştirilen bir sebze tüketeceksiniz. Ne zaman almayı düşünürsünüz?” dedim. Cevap yine keskin: Bunları boş verin siz soruma cevap verin. Cevap vereceği ama bir yerden başlamam gerekiyor. Önce birinci bahisten yola çıkmak gerekiyor ama nafile yine devam ediyor. Başkan’da sözü kendisinden alıyor.
Kendisine ve orada bulunanlara anlatmak istediklerim vardı. Ancak birileri daha önceden öyle anlatmış ki, doğruluğundan emin olarak öğrenmeye kendisini kapatmış.
Özellikle serada yetiştirilen sebzeleri mevsiminde mi yemek istiyorsunuz? Domatesi, hıyarı, biberi, patlıcanı yazın alıp tüketmelisiniz. İnsanlarımız bunu istiyorlar. İyi de yazın aldığınız domates illaki lezzetli, aromalı mı olacak? Onların da serada yetişmediğinden emin misiniz? Hem serada yetişse ne olacak?
Serada yetiştirilen sebzelere daha fazla ilaç kullanıldığı düşünülmektedir ve doğrudur da. Ancak yazın pazardan alınan sera sebzelerinin birçoğu, artık yayla bölgelerinde yine seralarda yetiştirilmektedir. Ayrıca kullanılan çeşitler yine kışın seralarda kullanılanlara aittir. 50-60 yıl öncenin tadını aramak boş yere. Serada yetiştirilmeyenler de aynı çeşitler. Açık tarlada üretilenlere de ilaç ve gübre kullanılıyor. Ticari üretimde herkes para için bu işi yapıyor.
Bu durumda “sadece zamanında yerimde yerim” inatlaşmasının mantığı yok. Islah edilen yeni çeşitler içerisinde gerçekten lezzet, aroma, renk, vitamin gibi kaliteli olanları mevcut.
İşte bu noktada şunu söylemekten kaçılamaz: Ağzı olan konuşacak ama düzgün konuşacak. Bildiğini konuşacak. Her şeyi bilen adam veya kadın olmayacak. Vatandaşlarımız ise bilginin peşinde olacaklar. Kendilerini bilmezlerin bilgileriyle donatıp gerçeğine karşı kapatmayacaklar. Bu tarz memleketin ilerlemesinin önündeki en büyük engellerden birisidir.
Domatesi veya bir başkasını isteyen istediği zaman yesin. Ancak insanlarımız aldıkları meyveyi de sebzeyi de nereden, hangi koşullarda üretildiğini üç aşağı beş yukarı emin olmalıdırlar. Bu da bilgi ile olur. Örneğin markası olan, etiketli ürünleri alabilirler. Arı ile üretilen, biyolojik ürünler kullanılan sebzeler gönül rahatlığıyla tüketilebilir.

29 Ocak 2011

Kızım

Bir çift göze bakıyorum her üzüntülü hallerimde. Gözlerindeki pırıltılar ışık saçıyor, gülüyor eğlenceli.
Sonra kendime bakıyorum, sanki içimde kör bir kuyu var. Bu sefer güzel bir mırıltı geliyor kulaklarıma, sanki yapma bak ben burdayım dercesine.
Ben ne olacağım dediğini titreyerek hissediyorum. Kendime gerçekçi manada dönerek, gözlerine bakıyorum yine yeniden.
Sonra farkediyorum ki mutsuzluğumdan mutluluğa onunla geçiş yapıyorum. Yaşamımın ilham kaynağı işte O. Kızım....